Categorized | Haber Makale

Türkler’de Takıcılık ve Sanat

Posted on 12 Aralık 2007

Türk takıcılığı konusunda Türkiye’de yeterince çalışma yapılamamıştır. Yapanlarda genelde takıcılık mesleğinin Türklere Osmanlı tebaası içinde yaşayan azınlıklarla ilgilendirilmiştir. Nedeni ise Türklerin Asya tarihi ve kültürü hakkında yeterince bilgi sahibi olmamaktır. Özellikle Rus arkeologlar tarafından yapılan çalışmalarda Türklerin çok zengin bir kültüre sahip olduğunu belgeleyen eserler bulunmuştur. Bunlardan en başta geleni Kazakistan’da Issık Kurganında bulunan ve M. Ö. IV-V yüzyıla ait olan “Altın Adam”dır. Altın adam bir Türk askerinin savaşta giydiği her şeyin tamamen altından yapılmış halidir. Altın adam’da çok yüksek bir teknik kullanılarak üzerine çok çeşitli semboller çizilmiştir. Diğer yandan Altaylarda bulunan kurganlarda Türklere ait son dere kıymetli altın, ağaç, gümüş bronz, demir gibi araçlarla çok değişik el sanatları mesela küpe, yüzük, kemer, at için kullanılan araçlar, paralar ve sikkeler ve süs eşyaları görmek mümkündür. Özellikle Moğolistan’da 2000lerin başında yapılan kazılarda Bilge Kağan’a ait olan eşyalar arasında son derece yüksek işçilik gerektiren eşyalar ve paralar bulunmuştur. O halde Türkiye’deki takıcılık ve tarihi hakkında çalışma yaparken Türk kültürü arkeolojisine ait eserlere dikkat etmek gerekmektedir. Bu giriş ifadelerinde sonra sanat ve insan-kültür ilişkilerine geçebiliriz.

Sanat insanın zihniyet dünyasının yansımasıdır. Yani sanat, bir zihniyetin bir duygunun, sosyo-kültürel yaşantının çeşitli sembollerle yansıtılmasıdır. Bu nedenle sanat eserleri sosyo-kültürel tarihin anlaşılmasında birer belge olarak değerlendirilmelidirler. Diğer yandan Gadamer’e göre de sanat eserlerini tarih bilincinin bütünlüğü içinde “anlamak” kavramı çerçevesinde kavrayabiliriz. Dolayısıyla sanat eserlerini tarihi bağlamda ele almadığımız takdirde onları ve taşıdıkları damgaların neler ifade ettiklerini yeterince anlayamayız.

Sanat eserleri bir sosyo-kültürel ortamda meydana geldiğine göre, o sanat eserinin, onu yapanın zihniyet dünyasını yansımaması mümkün değildir. Özellikle geleneksel halı-kilim ve mezar taşlarını incelerken sosyo-kültürel tarihi yapıyı göz önüne almadan değerlendiren her görüş eksik olmağa mahkumdur. Çünkü o eserlerdeki her damga ölen insanın veya halı-kilim dokuyanın inancını, dini düşüncesini, sosyal grubunun zihniyet dünyasını, sosyal yapı içindeki statü ve roller gibi birtakım sosyal değerleri ifade eden etnografik malzemelerdirler. Bu nedenle bazı mezar taşlarındaki damgalar, birer soyut dil olarak mezar sahibinin yaşını kahramanlıklarını, bağlı olduğu boyu ve dini inancını, sahip olduğu eğitim-öğretim ve benzeri gibi değerleri dile getiren kitapçıklar gibidirler. Ayrıca sanat eserlerindeki motifler “biçim yapısındaki çağrışımlarla kendi semboliğini, üstünde yer aldığı nesneye eklemek, ona manevî derinlik vermek ve öz kazandırmak, bir başka deyimle o eşyayı kimlikli kılmaktadır”. Mesela Kazakistan’daki koç başları cesur, yiğit, batır olmayan birinin mezarı üzerine konmamaktadır. Halı-kilim damgaları da öyledir. Sözgelişi Kazakistan ve Kırgızistan’da çekilen halı-kilim fotoğraflarına bakarsanız onların hangilerinin evlenecek kızlar tarafından yapıldığı ya da çeyiz için yapıldıklarını rahatlıkla anlamak mümkündür. Özellikle canlı renkler okuyuculara önemli ip uçları vermektedir. Ayrıca kullanılan renkler onu dokuyanın dul ya da yaşlı kadın olduğu hakkında da bilgi verir.

Sanat eserlerindeki damgalar bir sosyal grubun yazılı ve sesli olmayan dilidir denilse abartılmış olamaz. Başka deyişle, maddi kültürde sembolleşen gelenek, bir zihniyetin yazılı olmayan soyut ifadesidir. Öbür yandan sembollerle ifade edilen gelenek, bugün ile dün arasında tarihi ilişkiler kuran belgelerdir. Aslında sosyo-kültürel yapı insanların tekrarladıkları geleneklerin bir sonucudur. Gelenek ise tarihin eski sayfalarının yeni yorumlarla hali hazırda okunması veya tekrar tekrar dile getirilmesidir. Ancak bu tekrarlar her zaman olduğu gibi değil; bazen sosyo-kültürel değişmenin gereği olarak, farklı ve/veya nüanslı biçimlerde de olabilir.

İnsanlar birbirleriyle aslında pek farkında olmadıkları semboller vasıtasıyla ilişki kurarlar. Semboller ise insanların birbirleriyle yıllarca süren sosyo-kültürel etkileşimleri sonucu oluşur. Bu nedenle semboller bir sosyal grubun hafızasıdır. Sosyolojideki sembolik etkileşimci ekole göre de “etkileşim, başka insanların etkilerine karşılık olarak verilen tepkilerden oluşan etkinliklerden oluşur”.Toplum ise “…kişiler arası etkileşimin bir sonucudur…”. Ayrıca etkileşimci ekole göre nesneler kendiliklerinden değil sembolik etkileşimin sonucu olarak bir anlam taşırlar. Bundan ötürü nesneler aynı olsa da, taşıdıkları anlamlar farklı farklı olabilir. Mesela nesne olarak inek Hindistan’da kutsal olarak algılanırken, başka bir yerde ise et olarak algılanır. Öbür yandan domuz da Hint-Avrupa halkları tarafından yenilebilir et, Türkler arasında yasaklı olarak algılanır. Ok kavramı da başka sosyal gruplar tarafından öldürücü bir silah olarak algılanırken, Türkler’de bu kavram silah olmanın yanında ’çağrı, varlık, hürriyet’ anlamlarını da taşımaktadır. Mesela hâlâ Anadolu’da kullanılan ve kökü “ok” olan okuntu sözü sembolik anlamda binlerce yıllık Türk tarihinin sayfaları arasından gelmekte olup, bir yere davet edilmek-etmek anlamına gelir. Koç kavramı da koyun cinsinden olan hayvanların erkeğine verilen sıfat olmasının yanında, Türk tarihinde yiğit, cesur, bu özelliğinden dolayı da bağımsız anlamlarını da ifade etmektedir. Mesela Anadolu’da analar, babalar ya da yaşça büyük olanlar çocukları delikanlıları “koçum”, “koç gibi delikanlı” ve benzeri ödünçlemelerle anarlar. Ayrıca halk edebiyatında yiğitlikten söz eden veya yiğitleri öven aşıklık geleneğine de “koçaklama” denir.

Dolayısıyla semboller yalnızca bir nesneyi ifade etmenin ötesinde Cassirer’inde belirttiği gibi “sembolik formlar bir tür dinsel anlatım formları olup, salt dil formundan mistik ve dinsel düşüncenin fenomonolojisine kadar yükselirler”. Öbür yandan insanlar, yalnız fiziki evrende değil, bir de sembolik evrende yaşarlar. “Dil, mitos, sanat ve din ise bu evrenin parçalarıdır”. Hegel’e göre de “sembol, Doğu uluslarının kendisiyle fikirlerini dile getirmeye çalıştıkları bir anıtlar ve amblemler düzenini belirler… Tüm mitoloji semboliktir. İnsan tininin yaratıları olarak mitoslar, tanrısal doğa üzerine genel düşüncelerdir. Bu görüş açısından mitos ve geleneklerin kaynağı insan tinindedir”.

Sonuç olarak sembol kullanan bir varlık olan insanın veya insanların yaptıkları eylemlerin ne anlama geldiklerini her işten önce kullandıkları sembollerin anlamlarını bilmek için o sembollerin ortaya çıktığı sosyo-kültürel yapıyı tanımak ve anlamak gerekir. Aksi takdirde sembollerin ifade ettiği zihniyet dünyasını anlamış olamayız. Rothacker’de “her milletin, her medeniyetin kendine göre bir üslubu olup hepside kendi üslubuna kuvvetle bağlıdır”[1] diyerek dikkati çeker. Bu nedenle nasıl ki biyolojide DNA’lar yani veraset varsa, sosyo-kültürel hayatından DNA’ları vardır. Bunu da en yalın şekilde bir sosyal grubun inşa ettiği etnografik eserlerde görmemümkündür.
——————————————————————————–

[1] ROTHOCKER, E., Tarihte Gelişme ve Krizler (Çev. H. Batuhan-N. Uygur), İstanbul, 1955, s. 11.

Kaynak:

Dr. Mustafa AKSOY
www.sosyalbilimler.org

Popularity: 78%

This post was written by:

admin - who has written 39 posts on Sosyolog.Org.


Contact the author

Leave a Reply

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word

Site Sponsors

Site Sponsors

Information